17 Şubat 2017 Cuma

Tüfek Omza


31 Mart Vakası'nda Ali Kabuli Bey'in linç edilişine şahit oldu Nurettin Peker. Hareket Ordusu isyancılarla çarpışırken, Resneli Niyazi'ye limonata ikram etti. Küçük Zabit Mektebi'nden mezun olur olmaz Balkan Savaşı'na katıldı. Hemen ardından da, Çanakkale Savaşları'na. Ağır yaralı olarak geri gönderildi. İyileşince de Irak Cephesi'ne gitti. İngilizlere esir düştü. 'Kemalist' olduğu gerekçesiyle Irak'tan Hindistan'daki esir kampına sürüldü.

Esaretten işgal altındaki İstanbul'a döndü. İlk fırsatta Anadolu'ya geçip Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Sakarya Savaşı'nda tekrar yaralandı. İnebolu'da, Adana'da, Halep'te ve sınır bölgelerinde görev yaptı. Adana ve İnebolu gezilerinde Gazi'nin güvenliğini sağladı. Kurtuluş'tan sonra askerliği bırakıp yeni kurulan devlete sivil memur olarak hizmet etmeye devam etti. Görevi gereği İkinci Dünya Savaşı'nda Karadeniz kıyılarına inen Alman savaş pilotlarıyla ilk teması o kurdu.

Bir kaza neticesinde Karadeniz kıyılarına çıkmak zorunda kalan Sovyet donanmasından denizcilerle üç ay geçirdi. Sürgündeki Said-i Nursi'yle sık sık görüştü. Muharip Gazi Nurettin Peker'in anıları, yakın tarihin hemen hemen tüm önemli olaylarıyla kesişiyor. İstisnai bir yaşamın derslerle dolu, roman tadında bir dökümü Tüfek Omza...

Şahsen tanımakla müşerref olduğum aynı zamanda Eniştemiz olan Nurettin Pekeri rahmetle anıyor, yıllardır yalan yanlış yazılan tarihe bir ışık olur ümidi ile bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Fakir Evren

Verdim Gitti


Verdim canımı gitti...

Nerde bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
Kaçan bir kul gördünüz mü ey insanlar, de,
tertemiz kokan bir kul gördünüz mü,
ay parçası bir yüzü var,
baştanbaşa fitne.

Savaş vakti tez gider, de , tellal,
barış vakti uysal olur, de.

Nerde bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
İnce boylu, güler yüzlü, tatlı sözlü,
tez canlı, çevik bir kul gördünüz mü?
Sırtında bir al kaftan taşıyor.

Kucağında bir rebap, elinde bir yay var, de , tellal,
Çaldığı hep güzel, hep sıcak havalar, de.

Nerede bir topluluk görürsen, tellal,
hiç durma, bağır:
Onun bağından bir meyva devşiren var mı ey insanlar, de,
onun gül bahçesinden bir demet gül deren var mı?

İş ki çıksın bir habercik getirsin biri ondan bana, tellal
çıksın biri ondan bana bir şeyler desin iş ki,
söyle, verdim canımı ona gitti, telal,
verdim ona gitti.

Mevlana Celaleddin Rumi

İçinizden biri var ki a dostlar, ben ne zaman bu şiiri okusam, duysam, hatırlasam… Onu düşünürüm. Düşünürdüm… Şimdi onun kurduğu bu güzide alanda bu şiir de burada dursun işte. Ki verdim canımı size dostlar. Verdim,
gitti.

Fakir Evren

16 Şubat 2017 Perşembe

Evrensi


Tüm yazılanları bir solukta okuyunca ne kadar özlediğimi daha bir hissettim sanki gözyaşım azmış gibi. Daha çok yazmalıyız… sürekli tekrarladım bu cümleyi.  Daha çok… Ben öncelikle geçen bu zaman içinde yaşadığım en güzel olayı paylaşmak istiyorum a dostlar. Bir kızım oldu. Adı Melek. Bilenler bilir bizim bir çocuğumuz olmadı. Sebebi belli olmayan düşük dedi TIP! Yıllar, denemeler, doktorlar, hastaneler, paralar, çokça acılar yaşattı bize bu süreç Nihayetinde evlat edinmeye karar verdik.

Eşim bir gruba üye olmuş. Evlat edinen çiftler oraya hislerini yazıyor bana da yaz dediler. Yazdım. Şimdi sizlerle bu yazımı paylaşmak istiyorum canlar. “Anlatmak isterim tabi TC Müjde Ersin Ancak bu yaşadıklarımı anlatmak için kelimeler yetmez. Hele yazı dili ile bu nasıl anlatılır gerçekten bilemiyorum. Burada çok güzel bir söz okudum; "beden doğurur, yürek büyütür".

Çocuk ile ilgili kısmı anlatmak için sadece bu söz bile yeterli. Ancak önemli olan çocuktan sonrası değil, çocuktan öncesi. Sadece üreme amacı ile bir araya gelmemiş, birbirleri ile öncelikle en iyi arkadaş olmayı başaran ve birbirleri ile zaman geçirmekten keyif alan hayat arkadaşlarından Erkek olan, özellikle de çocuğu olabiliyorken, eşinden kaynaklanan ve maalesef tıp ilminin değil çare bulmak teşhis bile koyamadığı bir derde duçar olur ise sanırım bu süreç (çocuktan öncesi) daha bir zor oluyor. O an geldiğinde karar vermen gereken şey çocuk ile ilgili değil. Hayat arkadaşın ile ilgili.

Kendine ilk sorduğun soru "ben bu yolu eşimle yürümeye devam etmek istiyor muyum?". Eğer bu soruya cevabın bir erkek olarak evet ise asla zor diye bir şey yok. Sadece zaman, sabır ve beklemek var. Zira doğru eşi bulduğunu biliyorsan aşılmayacak zor yoktur. Birlikte alınan o muhteşem karardan sonra zaman geçip o küçük mucize ile tanıştığımda dahi, aynı normal bir doğum sonrası Babasının hissizliği kadar hissizdim. Zira Babalar yaratılış gereği çocukları onlara "Baba" demeden zaten Baba olamıyorlar. Hele o hastayken başında beklemediyse, altını temizlemediyse, elleri ile beslemediyse, yıkamadıysa, onunla oyunlar oynamadıysa çocuk Baba da dese, o makamı o adamın doldurması nerede ise imkânsız. O küçük mucize ile göz göze geldiğin her an, onu koklayıp evlat kokusunu içine çektiğin her dem insan olana bir şeyler anlatır elbet. Ancak emek vermediysen, Baba değil abi dahi olamazsın.

Şimdi olduğum yerden geriye doğru baktığımda ne maddi manevi kayıplarımızı ne de kurumla yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Şu an benim için sadece o güzeller güzeli Melek var. Onun sabahları uyandığında kucağımdaki gülüşü, gece kucağımda uyurken kolumdan yüreğime hissettiğim nefesi var. Hayat arkadaşımla birlikte kurduğumuz küçücük dünyamızın hazineler ile dolup taşması var. İçimde taşıdığım tek pişmanlık, keşke 5 sene önce bu kararı alıp Meleğimi kucaklasaymışım. Senin “ama o zaman Melek olmazdı” dediğini duyuyorum. Ne fark eder sevgili; o zaman da başka bir Melek olacaktı. Hem belki bu Melek de birlikte 

Hem kocaman yürekli Aşk’ım hem de o yürekten doğan Meleğim için binlerce kez şükürler olsun. 

Pür Cefa Evren

4 Ekim 2016 Salı

Siyahım ve Gururluyum


Siyahım ve Gururluyum 



Wilson Pickett hep mi geç gelir? The Commitments’ın performansını izlemeleri için tüm gece bekledikleri Wicked Pickett tabiki geç gelecektir. Elvis binayı çoktan terk etmiştir ve yine gol değildir.

 Alan Parker’ın yönettiği 91 yapımı The Commitments – Türkçesi ne alaka bir şekilde Gençlik Ateşi olarak çevrilmiştir- tam bir geç gelen mektup efsanesidir.

Tatminsizlikle karışık derin bir hüzünle final yapan filmde, gurubuna tutkuyla sadık gerektiğinde seyirciye dalan davulcusu vahşi Mickah "Don't Fuck With Me" Wallace’in emeklerinin karşılığı böyle olmamalıydı. 

Neyse. İlham İrem’in de dediği gibi. Olan olmuştu.

Başta da belirttiğimiz gibi Wicked Pickett limuziniyle mekana bir hayli geç gelir ve Pickett’in geleceğinden umudu kestiği için mekanı terk eden grubu izlemeden basıp gider. Maalesef umutlar solar gider.

 Roddy Doyle’un eserinden uyarlanan filmde Parker’ın diğer filmlerinde de sıkça gözlenen hüzün kartını cesaretle kullandığını görüyoruz. Parker bizi şaşırtmıyor.

 Aslında gerçek hayatta da Wilson Pickett’ın yapacağı bir şımarıklık olduğu için filmin sonu da Pickett’ı bilenler için şaşırtıcı değil. Pickett’ın hayatı Wicked Pickett lakabını almasını sağlayan bir çok belalı olay ve düzensizlikle doluydu.

Filmin bir sahnesinde saksafoncu Dean Fay küçük çocuklara James Brown’un Say It Loud, I'm Black & I'm Proud şarkısına atıfla siyahım ve gururluyum der. Avrupanın zencileri olan İrlandalıların, özellikle de Dublinli, çıkış yolu arayan bir grup gencin 90’larda hissiyatını daha güzel hangi cümle anlatabilirdi ki.

Ozwaldo

10 Kasım 2015 Salı

Halaybaşı Wu-Li

Her kültürün kendine göre tuhaf, yabancı, anlaşılmaz bulduğu başka. Amerikalı çözemediğine “Yunanca” der, tekniğin anavatanı Almanya’da anlaşılmayana “teknik Çince” denir, Türkler “Fransız” kaldıklarında karşılarındakini “Arapça” konuşmakla itham eder.

Kuantum teorisiyse Ziya, çok afedersin, milyonlarca insanın neyi ne kadar anladığını dahi çözemediği bir alan. Bir şey bu kadar mı hiç anlaşılmaz?

Şuradan başlayalım: Bilim teorisinde “eşya” hareket ediş biçimine göre parçacık veya dalga olarak sınıflandırılıyor. Ses=dalga, masa=parçacık, gibi. Bu ayrımcılık niye, sorusunun yanıtı Heisenberg’de, az sonra. Bilim adamları “Işık hangi sınıfa girer peki?” diye soruncaysa sıkıntı başlamış. Hala da sıkıntılı bir durum.

Efendim bundan asırlar önce Young’ın çift yarıktan ışık geçirme deneyi, ışığın dalga biçiminde hareket ettiğini kanıtlıyor, zira yarıkların bulunduğu planın arkasına koyulan perdede oluşan örüntü bir girişim sergiliyor ki bu da ancak dalgaların kesişmesiyle ortaya çıkabilen bir şey.

Derken bir gün Albert Einstein adlı genç bir bilim adamı ışığın kesintisiz dalgalar şeklinde değil, foton adı verilen kuantalar veya paketçikler halinde yayıldığını duyuruyor. Bizde mikrofon o sırada hala padişahta, şeyhülislamda.

Başka türlü anlatalım: 1906’da elektronların parçacık olduğunu kanıtlayarak Nobel ödülü alan Thomson’ın kendi oğlu aynı ödülü 1937’de bu kez elektronların dalga olduğunu kanıtlayarak alıyor. Elektronlar her ikisi de olabiliyor yani. Biz ölümlüler buna anlam verememekle birlikte bir isim verdik, tamamlayıcılık ilkesi dedik, ne şiş yandı ne kebap.

Nasıl olur abi, deme, bunları ben uydurmuyorum. Deneyi ne tespit etmek üzere kurgularsan o davranışı gözlemliyorsun. Parçacık görmek istersen parçacık oluyor elektron, dalga görmek istersen dalga. Buraya bir virgül koy Ziya ve sakın dalga geçtiğim hissine kapılma.

Tamamlayıcılık ilkesinin bir adım ötesi Heisenberg’in belirsizlik ilkesi. Buna göre bir maddenin aynı anda hem konumunu hem de momentumunu (hızını ve yönünü) kesin olarak bilmek ilke olarak dahi olanaksız. Zira konum bir parçacık özelliği; dalgaların değil parçacıkların konumu olur.

Momentumsa dalga özelliği. Görülüyor ki konum ne kadar netlikle bilinirse momentum o kadar belirsizleşiyor, çünkü madde parçacık olarak tanımlanmış oluyor. Dalga yönünü öne çıkarırsan momentumu netleşiyor ama bu sefer de yeri belirsizleşiyor. Elektronun hangi hızla hangi yöne hareket ettiği ne kadar netlikle bilinirse herhangi bir anda bulunduğu yeri tespit etmek o denli zorlaşıyor. Yerine odaklanırsan ne yöne hangi hızla devindiği muamma oluyor.

Bu niye önemli? Çünkü klasik fizikte, bir parçacığın diğer parçacıklarla etkileşimi ve üzerindeki kuvvetler kesin bir biçimde hesaplanırsa, o parçacığın geleceği öngörülebilir. Evrenin geleceği de bu yolla önceden bilinebilir, inanışı var. Newton öyle inanmış, gelmiş geçmiş en büyük bilim adamı materyalist değil idealist, yanlış olmasın. Zaten hesaplanabilen (sabit) gelecek, kudret-i mutlak için olmazsa olmaz bir girdi. Kader kelimesi hangi kökten geliyor sandıydın? Kuantum fiziği ise bu kapıyı kapatıyor. Karamsar bir gününde bir bilim insanı bunu, sen kim, evreni hesaplamak kim, diye yorumlamamak için çok çaba göstermeli.

Kuantum fiziği kimsenin teorik macerası değil. Kuantum fiziğinin tezleri matematiksel olarak ispat edilmekle kalmıyor, atom-altı dünyasındaki olayları ancak bu sistem açıklayabiliyor. Yani bina inşa ederken klasik fiziğin, atomları incelerken kuantum fiziğinin kuralları işliyor. Nitekim çift yarık deneyini makro dünyada, örneğin kurşunlarla yaparsak girişim oluşmuyor: kurşunlar ya bir delikten ya öbüründen geçiyor arka tarafa.

Çift yarık deneyine geri dönüp, fanteziye girelim. Delikleri tek tek kapatıp açtığımızda elektronlar geçmedikleri deliğin kapalı olduğunu bilir gibi davranıyorlar. Geçişleri kaydeden bir düzenek olduğunda arkada girişim örüntüsü oluşmuyor. Elektronlar yalnız hangi deliğin açık hangisinin kapalı olduğunu değil, izlenip izlenmediklerini de biliyor ve ona göre hareket ediyorlar sanki. Bir elektron geçeceği deliği nasıl seçiyor, izlendiğini nerden anlıyor Allah aşkınıza?

Yanıtın ipuçları olasılıkta, yani biri bütünün parçası olarak ele almakta. Kuantum fiziğinin bir sıkıntısı da, atom-altı parçacıkların tek tek incelenemiyor oluşunda, zira onları etkilemeden “gözlemlemek” olanaksız. Bunun nedeni önemli değil fakat basit: Bir şeyi görmek için ona ışık tutacaksın. Elektrona tutulan ışık (dediğin foton değil mi?) onu yörüngesinden fırlatıyor, bir bilardo topu misali. Sonucu ise önemli ve Rutherford’un keşfettiği radyoaktif bozunumla güzel örneklenebiliyor: Radyoaktif bir maddenin tam yarısının ne zaman bozunmuş olacağı kesin olarak tespit edilebiliyor, ancak bozunumun seyri, hangi atomun bozunup hangisinin bozunmayacağı bilinemiyor.

Geldik kuantum teorisinin kilit kavramlarından olan gözleme. Virgül koymuştuk ya az evvel, bir daha bakıver oraya. Ardından, şairin, Gemlik’e doğru denizi göreceksin, muştusuna atıfla biz de meşhur Schrödinger deneyine geliyoruz: Kapalı bir kutu içinde canlı bir kedi, bir ampul zehirli gaz ve radyoaktif bozunuma tabi bir madde var. Bozunum başladığı an ampul kırılacak ve kedi zehirlenip ölecek. Normal dünyada bozunum ya başladı, ya da henüz başlamadı, yani kedi ya ölü ya canlı denir. Kuantum mekaniğinde ise biz kutuyu açıp içine bakana dek kedi ne ölmüştür ne de ölmemiştir. (Yani gözlemlenmeyen hiçbir şey gerçek değildir!)

O halde, bir sistemi olasılıklardan birini seçmeye zorlayarak bir olasılığı gerçeğe dönüştüren şey, o sistemi gözlemleme edinimi olur. Maddeler de bu ilkeye tabi! Eşyayı gerçek (yahut parçacık yahut dalga) kılan gözlemlenmesi. Dikkat: Olasılıklardan birini netleştirip diğerlerini çökmeye zorlayan özne bir bilgisayar da olabilir. Önemli olan, kuantum seviyesindeki bir olayın sonucunun kaydedilmesi.

Momentum ve konum gibi verilerin gözlemin ürünü olduğunu düşünürsek gözlenmeyenin ne hareketi ne konumu olabilir. Heisenberg’e göre bir elektronun biz bakarken ne yaptığına dair bilgimizin doğal bir sınırı var. Biz bakmazken ne yaptığı hakkında ise hiçbir fikrimiz olamaz!

Mı acaba? Bilim çevrelerince henüz resmen kucaklanmasa dahi, pratikte kuantum fiziğindeki birçok açmazın anahtarı paralel evrenler kuramında mevcut. Schrödinger’in başımıza sardığı “kedi ya canlı ya ölü” ikilemi, paralel evrenlerde “kedi hem canlı hem ölü” halini alıyor. Zira gözlemci, gözlemiyle, aynı anda var olan olası durumlardan birini “kendi dünyasında gerçek kılıyor”. Kedinin öldüğü ya da yaşadığı dünyada olmayı, kutunun içine bakarak “seçiyoruz”.

Kim bilir, belki de yaşadığımız dünya paralel evrenler arasında bir girişim alanında. Gözlemci parçacığın hangi delikten geçtiğine baktığı anda girişim kayboluyor, dünya netleşiveriyor, ben Ziya’yı yaratıyorum. O sırada, belki çok uzakta belki de çok yakında, bir başka fezada, belki de ben Ziya oluyorum.

Nedir o vakit yüz yıllık araştırmanın tortusu abi, dediğini duyar gibiyim. Cevabım carpe diem. Diyeceksin ki şimdi, abi içkili misin? Değilim dost. Sadece şunu düşünüpdurum Milas ağzıyla: Bir foton ışık hızında hareket ettiği için zamana tabi değil, zira hız arttıkça zaman yavaşlıyor ve ışık hızında duruyor. Demek, başlangıçtaki foton için Büyük Patlama ile şu an aynı zaman. O halde vur patlasın, çal oynasın baba, durduğun kabahat.


Kuantum Serserisi

9 Ocak 2015 Cuma

Yikilmislar Yuvasi

Bulasik yikarken Galce ogrenmek mumkun mu, sorusunun cevabini ariyordum gecende. Ve buldum. Sorunun cevabinin sevenlerime ilham vermesini dilerim.

Alti Kelt ulusundan biri olan Galler, bildiginiz gibi Birlesik Krallik'in hakimiyetinde, adanin bati kisminda. Sekiz yuzyildir Krallik'in ilk erkek cocugu Galler Prensi unvanini aliyor. Prens Charles yani Ingiltere degil Galler Prensi, yanlis olmasin. Bayraginda bir ejder bulunan, kismen Kelt kulturunu halen yasayan bu ulkenin dilinden birkac kelime siralayalim:

Tref: kasaba, mynydd: dag, deilen: yaprak, coeden: agac, bryn: tepe, eira: kar, olwyn: tekerlek, afon: nehir, gorffennaf: temmuz, moronen: havuc, gwraig: kadin, dyn: erkek, plentyn: cocuk, psygodyn: balik, aderyn: kus, oen: kuzu, saith: yedi, wyth: sekiz, naw: dokuz, deg: on, gwanwyn: bahar. Bunlar beni kesmedi diyorsanhttp://www.cs.cf.ac.uk/fun/welsh/Welsh.html

Galler ilinden gelip de sevdigimiz isimler hangileri midir? Ryan Giggs, Christian Bale, Anthony Hopkins, Vinnie Jones, Roald Dahl, Tom Jones, Bonnie Tyler, Bertrand Russell, Duffy, Jonathan Pryce ve Shakin' Stevens. Sevmedigimiz isimler Timothy Dalton, Lloyd George ve Catherine Zeta-Jones.

Soframizin bugunku mezesi Portmeirion da iste Galler'in Irlanda'ya bakan deniz kiyisinda insa edilmis yapay ama buyuleyici, nufussuz bir koy. Bu Portmeirion'u gozum bir yerden isiriyor mu dediniz degerli kezdurenler? Aferin, bakiniz Prisoner dizisi konulu yazimiza. Iste o muazzam dizi de bu kasabada cekilmisti. Neden mi? Cunku siir gibi bir mekan yapmis Sir Clough Williams-Ellis adli mimar abimiz. Sen kalk, elli sene bir koy insaatiyla ugras. Deger mi, diyeceksin Ziya? Koyune bagli, diyorum. Sasirdin gibi?

Bu saygideger mimar, Italyan Portofino'ya hayranmis, ben bunun benzerini Galler'de yapmazsam namerdim, sloganiyla 1925 yilinda basladigi projeyi 1975 yilinda 90. dogumgununde tamamlamis. Filmde de muthis bir isabetle yansitildigi gibi gercekustu bir acik hava muzesi olmus. Sanki ruyadasin. Yikilmislar Yuvasi (Home for Fallen Buildings) diye anilmasinin sebebiyse insaatinda baska mekanlardan getirilen harabelerin de kullanilmis olmasi.

Mekan tabii sohretini Prisoner dizisine borclu. Bugun dizinin resmi hayran dernegi toplantilarinin disinda, yilda 250 bin turist cekiyor bu koy tek basina. Prisoner sarkisinin anlatildigi bir belgeselde Bruce Dickinson da arsinlamis Portmeirion sokaklarini. Koyun otel, can kulesi ve tarihi kale gibi binalarinin yaninda bahceleri de meshur, manolyalari bir baska imis.

Koyun nev-i sahsina munhasir koseleri arasinda, Deudraeth Kalesi, Ladies Lodge Sokagi, Panteon, Tas Tekne, Plas Brondanw, Portmeirion Oteli ve de Tuhaf Agac yer aliyor. Benim en hosuma giden Amis Reunis adli Tas Tekne. Galiba adini eski bir mason orgutunden aliyor. Beni ceken yani, limana bitisik mimarisiyle Prisoner ile agiz birligi yapisi: Ozgurluk mittir!

Pekala, o halde baslangictaki soruya geri donersek, bulasik yikarken Galce ogrenmek mumkun mu? Benim cevabim Ziya, mumkun degil. Galce iki kelimeyi kapan bulbul olsa birbirimizi duyamazdik gurultude. Ayriyeten bak, bulasik bitiverdi ve sen yine ortada kaldin. Bazen Gollum'u hatirlatiyorsun bana.
Drws ty+

Orta Çağ’da bir sevgi kapısı

Bugünkü konuğumuz, avluların aydınlanmaya, daha önemlisi gönüllerin yavaştan ışıklanmaya başladığı bir dönemin güneşlerinden biri: dimağını rahmetle andığımız canım Albrecht Dürer.

1471 yılında, dönemin kültür kalesi Nürnberg’de doğan Dürer, Macaristan göçmeni bir kuyumcu ustasının oğludur. Tarihte eserlerini monogramla imzalayan ilk ressam olan Dürer’in monogramında isminin baş harflerinin bir kapıyı andırması, baba mesleğinin kapıcılık olmasından değil, Macaristan’ın „Ajto=Kapı“ köyünden göç etmiş olmalarındandır.

Ekmeğini önce baba mesleğinden çıkaran Albrecht zamanla görseldeki müthiş yeteneğine teslim olup kendini resim sanatına kaptırır. Her türlü malzemeye sevgi ile yaklaşan Dürer bakır oymacılığında “Şövalye, Ölüm ve Şeytan”, tahta baskıdaysa “Mahşerin Dört Atlısı” adlı eseriyle sanatının doruklarına çıkar. Bırakın kendi zamanını, ondan beş yy. sonra gergedan resmi yapan kaç isim sayabilirsiniz?

Allah var, Dürer güzel bir yaşam sürer. Değeri henüz yaşarken takdir edilen, kendisinden yetki, olanak, para eksik edilmeyen ender sanatçılardandır. Yaşadığı şehirde, hatta başka ülkelerde saygı görür, kapılar ona hep açılır. Bunu hak eden bir tabiatı da vardır nitekim.

Albrecht Dürer içindeki çocuğu hep yaşatan, anne-babasına saygıda kusur etmeyen, dünyayı gezmeyi çok seven ama babasının bir mektubuyla her şeyi bırakıp yine baba kucağına dönen şeker bir insandır zira. Yaşarken biriktirdiği dünya malı, ölümünden sonra vasiyeti üzerine karısı ve hayatta kalan kardeşleri arasında paylaştırılır. İnsanı sever, kollar.

Ressamlığın yanında matematikçiliği, mühendisliği, heykeltıraşlığı, şairliği ve başka alanlardaki ustalığıyla anılan bu çalışkan ve dahi çocuk, babacığı öldüğünde ardından şiirleri yazar da yazar. Heyhat, giden geri gelmiyor işte.

17 kardeşinin 15’i doğarken/çocukken ölen ressamın kendisi o dönem için hiç de fena olmayan bir ömür sürer, 57 yaşında muhtemelen sıtmadan ölür. Ölmeden önce kendi vücudunun portresini yapıp, koyu sarı resmettiği dalağının altına, işte buram acıyor, yazar.

Karısından çocuğu olmayan Dürer, öykülere hayat veren çizgileriyle birçok uzmanın gözünde resimli romanın babasıdır.

Dresden Galerisi’ndeki “Çarmıha Gerili İsa” konulu olağanüstü detaylı resmi 3x2 cm boyutlarındadır. 3’e 2 santim boyutlu resim yapan birinin kötü kalpli olmasına zaten ben ihtimal veremiyorum.

Kağıdın, bakırın, tahtanın üzerine fevkalade güzel izler bırakan Albrecht’in ardından söyleyecek son bir sözümüz olsun: remember the titans…

Sütcül Barbas

23 Ocak 2014 Perşembe

Yetsin artık dökülen kanlarımız

Şöyle mi öldüreyim, yoksa böyle mi, sorusuna kafa yoran tek canlı insan olabilir mi? Kendini, diğer insanları, diğer canlıları en verimli nasıl öldüreceksin Ziyacığım?

Bu sorunun yanıtlarından olan “ağaç boğma”yı ben de çocukluğumuzun iç burkan romanlarından Fareler ve İnsanlar’ın yazarı Steinbeck’in bir başka eserinden öğrendim. O romanlar ki, şahları Bülbülü Öldürmek’tir.

Bilinmeyen Bir Tanrıya, Steinbeck’in henüz meşhur olmadığı dönemde, ilk eseri Altın Kupa başarısız olduktan sonra kaleme aldığı bir eser. O dönemde paganlığa göz kırpan ender romanlardan.

Öykü, 20. yy.’ın başında Vermont’ta 4 oğluyla yaşayan John Wayne’in, oğullarından biri ve romanın temel karakteri Joseph’a rıza vermesiyle açılır. Joseph ülkenin öbür ucuna, California’ya göçüp bir çiftlik kuracaktır. En doğudan en batıya yani. Güneş gibi.

Joseph’in üzerine yattığı boş topraklar 20 yıl önce ağır bir kuraklık geçirmiştir ve işte o yüzden sahipsizdir. Joseph bakar her yer yeşil, kim bilir bir daha ne zaman kuraklık olur, der, kral da bir meşe görür, onun dibine evini diker.

Bir gün mektupla ölüm haberi gelen babasının ruhunun bu meşeye geçtiğine inanır. Kardeşlerini yanına davet eder, onlar da atlayıp gelirler. Bu noktada kardeşleri açmak lazım. En büyükleri Thomas da Joseph ve babaları John gibi pagan eğilimlidir, hatta hayvanların dilinden anlar. Ailenin tek semavi dincisi olan Burton ise her aynaya baktığında, lan ne pis bir aileye düştük, demektedir adeta. En küçükleri Benjy habire sarhoş olup onun bunun karısıyla yatıp kalkan bir alemcidir.

Zamanla çiftlik iyice büyür, hayaller çiçek açar. Evlenme vaktinin geldiğine inanan Joseph, Marksist babasının baskısından kaçıp yakındaki bir kasabaya öğretmen gelen Elizabeth’i bulup evlenir. Şehirdeki nikah sonrası onu alıp çiftliğe getirir. Eve yaklaşırken Joseph’in içinde kötü bir his vardır, nitekim yardımcısı Juanito, Benjy’yi karısıyla basıp bıçaklamıştır. Joseph intikam almayı reddeder, Juanito utancından uzun bir süreliğine arazi olur.

Bu arada çiftlikte düzenlenen coşku dolu eğlenceler ve Joseph’in meşeyle özel ilişkisi, onunla konuşması, doğan çocuğunu ağaca götürmesi, kestiği hayvanın kanını ağaca akıtması, sofu kardeşi Burton’ı delirtir. Bu işlere bir son vermezsen benim elir kaçar der ve nitekim onun eli bir gün kaçar. Fakat gitmeden numarasını yapar.

Numarası, ağaç boğma. Ağacın kabuğunu böyle bir karış eninde soyuyorsun. Kabuk, yapraklardan köke gıda (şeker) taşıyor. Kabuk sökülünce ağaç açlıktan ölüyor. Burton giderken bunu yapıyor ama hemen fark edilmesin diye meşenin yerin altında kalan bölümüne yapıyor. Babasının o meşede yaşamaya devam ediyor olma ihtimali de onu frenlemiyor çünkü o gizli pagan olduğunu hissetiği babasından da nefret ederdi zaten.

Ağaç öldükten sonra, korkulan büyük kuraklık gelir. Elizabeth yosun kaplı bir kayaya tırmanırken düşüp boynunu kırarak ölür. Mevsimler boyu inadına yağmur yağmaz da yağmaz. Her şey kuruyup giderken Joseph, karısının öldüğü kaya yosununu canlı tutmak için pınardan sürekli su taşır. En sonunda da bileklerinden akan kanla sular onu. Joseph tabiata karışırken yağmur başlar, kuraklık biter.

Romanda, burada tek tek sayamayacağımız çok sayıda pagan mesajı ve eylemi vardır ve hepsi birbirinden farklı derinliktedir. Örneğin Joseph bir gün deniz kıyısında yaşlı bir kaçıkla tanışır. Adam ormanda hayvanlara tuzak kurup, yakaladıklarını da kafese tıkıp her gün batımında birini kurban etmektedir. Thomas adamın ne yaptığını tam olarak bilmediği halde son derece gerilir çünkü hayvanların hislerini okuyabiliyordur. Fakat Joseph adama sıcak davranır, onun dini de budur, diye.

İnanç dinden büyük olabilir Ziya. İçten gelir zira, din gibi dıştan değil. İnanç uğruna ne güneşler batırdı insanoğlu, ağaçları, hayvanları, insanları katletti. Barbar Conan, Thulsa Doom’un kellesini tapınağın zirvesinde, binlerce müridinin önünde uçurduktan sonra merdivenlere oturup bir oh demişti, bilmem hatırlar mısın. Sigara olsa o çağda, yönetmen Arnold’un eline bir de sigara verecekti. Yanlış anlama, din düşmanı değil Conan, o da Crom’a inanır. Ama laik bir yaşam tarzı sürdüğünü söyleyebiliriz sanırım.

çük Edip Serkutio di Marco

30 Haziran 2013 Pazar

Senin Geleceğini

Demez ama, çocuğunuz, ben büyüyünce teknolojinin kölesi olmayacağım, deseydi ne hissederdiniz? Belki bunu bir zeka işareti olarak yorumlayacaktınız, belki de bir hastalık. Ayakları yere basan bir birey ise yaşadığımız çağda bu durumda çocuğuna gülümser ve içinden şöyle geçirir: “Bok olmayacaksın!”

Teknolojinin asal etkilerinden biri dünyayı yakınlaştırıp kenetlemesi. Tren icat olunca fiziksel mesafeler kısaldı, bilgisayar icat olunca zihinsel. Biri aklından geçenleri bir yerde not alıyor, ondan çok uzakta yaşayan, deniz kıyısında birlikte karpuz yiyemeyebileceği, belki bir daha asla göremeyeceği başkaları yazdıklarını kucaklıyor. Güzel Türkçe’mizin şeker yanlarından biri bu: Cümlenin sonuna dek eylemi bilemiyorsun: sihir muhafaza.

Evet Ziya, dünya küçüldükçe yaşamlar standartlaşıyor, kalıplara paralel bağımlılıklar ortaya çıkıyor. Belirli saatlerde işe gelinsin diye vapur tarifesi konuyor. Sigara fabrikada sarılıyor, zehirlenmeyelim diye. Kimi içki bağımlısı, kimi TV, kimi cips. Yaşasın cips.

İşte henüz önemsemediğimiz bir bağımlılık, müziğin olduğu kadar artık kaliteli dizilerin de anavatanı olmaya aday İngiltere’den doğru, Siyah Ayna dizisiyle suratlara çarpılıyor. Beni de fantastik bir kız tanıştırdı bu diziyle. Onun adı Zeyno.

Brooker adlı bir gazetecinin uydurduğu Siyah Ayna dizisi, bilişim teknolojisi köleliğini işliyor. Brooker, eski Başkan Bush’u eleştirdiği gazetedeki köşesinde önce, “L. H. Oswald, lazım olduğunda yoksun!” yazan, sonra avukatının, “Bush’u götürürlerse Guantanamo’ya biletini alıver” uyarısı üzerine tırsıp özür dileyen bir aydın. Ne kadar insancıl bir tavır.

Dizinin ismi, ellerimizden, dizlerimizin üstünden ve gözlerimizden eksik olmayan yeni uyuşturucularımızdan geliyor. Sinemaya beyazperde denir ya, siyah ayna da işte öyle bir şey. Konusu ışığında haliyle bilim kurgu janrında. Ama hafif bilim kurgu, öyle, uzaydan canavarlar geldi bizi şeyedecekler, tarzı değil. Yakın gelecek var ya, aynısının farklısı.

Henüz 6 bölümü çekilen dizinin bölümleri birbirinden bağımsız, en çok tartışma yaratan bölümüyse, tabiatiyle ilk bölümü. Bu bölümde başrolde bana göre televizyon yer alıyor. İngiltere Başbakanı gece acil bir telefonla uyanır. Prensesi kaçıran bir meczup, Başbakan kamera önünde bir domuzu becermezse ve bu görüntüler TV’den canlı yayınlanmazsa, prensesi öldüreceğini ilan etmiştir. TV neden mi başrolde Ziya? Çıkar bak bu hikayeden TV’yi, ne kaldı geriye? Değil mi ama?

İkinci bölüm, yetenek yarışmalarının amaç haline geldiği bir gelecekte geçer. Gelecekte insanlar bu uğurda onursuzlaşmıştır adeta. Gelecek mi dedim, ay çok hoşum hakketten.

Üçüncü bölümün özgün adını çok beğendim: The Entire History of You. Serbest çevirim: Senin Gelmişini Geçmişini. Burada her birey yine yakın gelecekte, kulaklarının arkasına takılan bir kayıt cihazı sayesinde, yaşadıklarını her an bir ekranda yeniden izleyebiliyor. Vay sen bana höter dedin, yok vallaha demedim, gibi bir atışma bitti. Sarıyorsun geriye, yeniden oynatıyorsun. İyi de herşeyi kaydedersen yaşam dehlizleri ne olacak Ziya?

Dördüncü bölüm, benim favorim. Cepten 7/24 feyste olanlar veya böylelerini tanıyanlar bunu sevecektir. Bölümün konusu, küresel bilgi ağına sorulan farazi bir soru, bana göre: Merhumu nasıl bilirdiniz?

Beşinci bölümde gerilim sürekli canlı: Zalimle mazlum bakış açısına göre değişir, adalet de öyle, tavındaki savları ele alan toplumsal bir deney, sosyolojik bir ishal söz konusu.

Şimdilik son bölüm olan altıncı bölüm, sosyal medyanın içi boş ama güçlü etkisini işliyor. “Her yol mübah” ilkesini şiar edinen siyasetin, hashtag bataklığına saplanışı ve çamurun gücü, mesajlara dahil. Güneş balçıkla sıvanmaz ama güneş olmayanlarımız ne etsin Ziya?

Siyah Ayna soğuk duş etkisiyle, gören göze çok şey söylüyor. Ancak Brooker’ı nazarımda nezih insanlar arasına sokan boyutu, can vermeyi boş vermeye yeğleyen ruhu. Hele hele bir kezduren isen, çare olmakta samimi isen, ser verme ne olur, sır ver. Senin sırrın bana derman olur, bakarsın. Diren kezduren.

Kralus Tamdı


15 Haziran 2013 Cumartesi

Kutup Ayılarıyla Yüzme Sanatı


Tüm kutup ayılarının solak olduğuna inanılıyor. Bu bilgi Inuitlerin gözlemlerine dayanıyor. 

Onlara göre kutup ayılarının sol eli daha kuvvetli fakat bu konuda bilimsel bir makaleye rastlayamadım. Teyide muhtaç bir bilgidir.

Gelelim Kutup ayılarının yüzme konusuna.. Saatte 10 mille yüzebilen kutup ayıları değil yüzmek adeta su altında uçuyorlar keratalar.

Phelps'in saatte 4,4 mil ile yüzdüğünü düşünürsek hiç bir beşerin su altında bir kutup ayısıyla karşılaşmak isteyeceğini tahmin etmem.

Denizlerin kırlangıçları olan fokları dahi kolayca yakalayan bu canlılar, eğer var olmuşlar ise denizkızlarını da affetmemişlerdir diye düşünüyorum. 

Tüm bu bilgilerden hareketle kutup ayılarıyla birlikte yüzme fantaazisini ancak ve ancak rüyalarımızda gerçekleştirebiliriz diyebiliriz.

Ezcümle, bahtsız bedeviler çölde değil asıl su altında çok sıkıntılı anlar yaşar.

Ozwald


22 Ekim 2012 Pazartesi

Cermen Masallarının Gözyaşları


Biliyorsun Ziya, sen yoksun. Ancak, var olmamak hor görülmeyi gerektirmez. Bir şey sırf gerçek değil diye, saygıyı, insafı ondan esirgemek vicdansızlıktır. Çocuklara anlattığımız masallarda rastladım ben o vicdansızlığa. Açıver kapıyı o halde senin gibi yokluktan araklanan anılara. Mesela meşhur Cermen masallarına...

Cermen masalı deyince, orada bir durmak lazım. Masallar temel duyguları ve sık rastlanan yaşam durumlarını konu aldıkları için birçok kültürde yüzyıllardır benzer  biçimde anlatılagelebiliyorlar. Bir masalın bırakın Alman mı Fransız mı olduğunu, Avrupa masalı mı yoksa Çin masalı mı olduğunu belirlemek bile zor ve muhtemelen beyhude. Biz bu maceraları Cermen versiyonundan (Grimm) aldık, emeğe atfen vaftiz ettik, ama masallar elbette insan icadı yapay kimliklere tabi olamaz.

Gözyaşları da elbet. Gözyaşlarından kastımız, masalı anlatırken olsun, dinlerken olsun, pek öyle üzerinde durmadığımız beyaz cüceler, kara delikler. Gerçek hayatta yüzleşmek istemeyeceğimiz, utanacağımız, hatta lanetleyeceğimiz kaderler, eylemler, acı gerçekler. Yazıklar olsun imzalı yaşam durumlarından söz ediyorum.

Külkedisiyle başlayalım. Cinderella da diyebiliriz. Kötü kalpli üvey anne klasiğidir. Nedir peki külkediliği, hiç sorduk mu bu soruyu? Kendi çocuklarına bal kaymak, üvey evlada dayak, anladık da bunun külle ilgisi ne, değil mi? Bırakın köle gibi çalıştırmayı, ocaktaki küle her gün bilhassa bezelye, mercimek atıp kızcağıza ayıklatıyorlar, sırf zevk için. İnsanlığa sığar mı bu? Sonrası malum. Sarayda dansa gizlice gidiş, pabucu kaybediş, sonra prens pabuçla kapı kapı dolaşıyor. Ondan evvel pabucu deneyen üvey kızkardeşe pabuca uysun diye topuğunu kestiren e aynı zihniyet değil mi? Bu olmaz.

Bremen Mızıkacıları’na gelelim. Bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horoz, evlerinden ayrılıp Bremen’de müzik yapmak için yola çıktılar, yolda haydutları korkutup mala mülke kondular. Mister No’nun mırıldandığı bir türkü vardı, hayat ne güzel ne hoş, haydi durma sevgiline koş, diye. Öyle mi dersiniz? Bu hayvanlar niye yola düştü, onu iyi biliyor muyuz? Kovuldular Ziya, yaşlanıp iş göremez olunca kapının önüne kondular. Sonu iyi bitti, zengin oldular falan ama gece yatınca, yıllarca hizmet ettikleri insanın onları bir kalemde sildiği gerçeği gözlerinden damla damla akmayacak mı? Olmaz.

Uyuyan Güzel var, tek başına değil, bütün şehirle birlikte uyuyor 100 yıl. Niye? Kral ve kraliçe kızlarının doğumu şerefine şölen tertip ediyor, yemek takımı 12’lik diye 13 perinin 12’sini davet ediyor. 13. Peri de kinleniyor, lanet okuyor vs. İyi de kardesim, Kill Bill filminde Bill ne dedi? I am a murdering bastard, you know that, and there are consequences to breaking the heart of a murdering bastard, demedi mi? Yani kalbini kırdığın kötü peri ne yapacaktı ya? Kralsın, emir ver, bir tabak daha yapsınlar.

Hansel ve Gretel kardesler. En çok da bunlara üzülüyorum. Bu sefer üvey de değil, öz anneleri, babalarının kanına girerek bunları ormana bıraktırıyor. Sonra, çocuk yiyen cadı kötü oldu. Ya arkadaş, annen baban seni kurda kuşa yem ol diye sokağa attıysa cadı mı kötü şimdi? Ne diyor Adem’in Elması filminde, Şeytan’ın umrunda değilsin, senden nefret eden Tanrı! Masalın sonunda cadıyı fırına attın, iyiler kazandı, öyle mi? Annen babanın yaptığı yanlarına kaldı mı, kaldı. Üstelik sen şiddet eğilimli, katil bir çocuk olduğunla kaldın. Peki annen baban seni niye sokağa attı, bilir misin? Açlardı da ondan. Yani bir de ana baba katili olmadan iyi düşün. Fakirliğin gözü kör olsun.

Rapunzel, Türkçe’si semizotu. Hamile bir kadının canı çok çekti, perinin bahçesinden semizotu çaldırdı kocasına. Bir değil, iki değil, sonunda peri illallah dedi, çocuğu aldı mı ellerinden. Kuleye kapattı, saçlarını uzattırdı. Tabii kim sever mahkumiyeti, kız ilk fırsatta kaçtı. Canım kardeşim, ana babanın günahı çocuğuna geçmez diyoruz, Yahudi kanunudur, Hristiyanların ayrıldığı en önemli noktadır, ama bütün bunlardan periye ne? Elli kere oğlum bak git, demedi mi? Çalın, sayemde hırsız olun, mu desin? Olmaz.

Kırmızı Başlıklı Kız. Kısaca Kırmızı diyelim. Kurt bundan önce vardı, anneannesini yuttu, Kırmızı’yı da yuttu. Avcı geldi kurdun karnını yarıp ikisini kurtardı. Peki kurt sonra nasıl öldü, bilir misin Ziya? Kırmızı bunun yarık karnına taş doldurdu, kurt o karınla çatlayarak geberdi. Gel hayvan hakları çağında bunu izah et. Gençliğimde püskürdüğüm bir fıkra vardı. Kırmızı ormanda giderken ağacın birinin arkasında çömelmiş kurdu görür, kurt, kurt, gördüm seni, hiç saklanma der. Kurt da bunun üzerine, Allah kahretsin, deyip uzaklaşır. Birkaç dakika sonra aynı sahne, kurt lahavle der. Üçtü, beşti derken hep sobelenen kurt sonunda dayanamaz bağırır Kırmızı’ya: Gördünse gördün len, bir rahat kaka yapamadık Allah’ın ormanında! 

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’le meramımıza bir son verelim. Kraliçe, nam-i diğer kötü kalpli üvey anne çok güzel, ama Pamuk daha güzel. Ver eline zehirli elma, tak saçına zehirli tarak derken, muvaffak olamadı tabii. Ziyacığım, Almanlar zamanın dişi tabir eder, kraliçenin sorunu Pamuk’tan değil, yaşlanmaktan kaynaklanıyor. Evet, her güzel kadının ağıdı bu. Pamuk’la değil alıp veremediği, yoksa. Pamuk’sa olayı kişisel alıp masalın sonunda kor demirden ayakkabı giydiriyor yaşlı kadına. Nasıl bir kin bu? Sen yaşlanmıycan, değil mi Pamuk? Bremen Mızıkacıları’nı bir zahmet bir daha oku.

Anlattıkça dertleniyorum Ziya. Halbuki rahatlamak için başlamıştım yazmaya. Bunca lakırdının tortusu mu, dedin? Masallarda mumla aranan vicdanı sen yaşamında eksik etme, insafını esirgeme. Orman Allah’ın, tabiatın, kiminse, mühim olan, bizim değil.

3 Haziran 2012 Pazar

Kudüs Yolcusu

Saygıyla andıklarımız, adeta kapalı bir devrenin ırak istasyonları gibi, ancak beliren patikalarla birbirine ekleniyor, münferit fırça darbeleri bütünü resmederek bağımsızlığını kaybediyor. Manaya can vermekten daha özgür kılan bir görev var m’ola Ziya? İlk kez bir H. P. Lovecraft kitabının kapağında karşılaştığım „Veba“ adlı tuhaf resmin sahibini kucaklamaya hazır ol öyleyse.

Üç yıl önce Kezduren’e gerçeküstücü ressamların yaşayan en büyük ismini konuk ettiydik. Değil mi ki Giger’in tabiatiyle etkilendiği Dali de bir zamanlar birilerine hayrandı, işte şimdi 19. yy. kahramanlarımızdan birini, sembolist ressam kılığındaki bir kezdureni vaftiz ediyoruz: rahmetli Arnold Böcklin’i.

Giger gibi İsviçreli olan Böcklin, Basel’de doğar, Düsseldorf’ta eğitim görür, huzuru arayışında Brüksel, Paris, Roma derken Zürih’te yorulur. Haritadan bakarsanız bu taşınma seyrinin de bir daire şekli teşkil ettiğini göreceksiniz.

Böcklin’in sanatçı evrenindeki imzalarından biri, yatay fırça darbelerine yer veren geleneksel yöntem yerine dikey tarzı benimseyişidir. Bu tarzı en güzel yansıtan yapıtlarından biri „Die Toteninsel – Ölüler Adası“dır. Servi ağaçları etrafındaki dik ve sarp bir kayalığa oyulan lahitlerin yer aldığı adaya kayıkla yaklaşan bir cenazeyi konu alan yapıt Hitler tarafından satın alınmış ve hem Dali hem Giger tarafından yeniden çizilerek yorumlanmıştır.

Ressamın sanatçı kimliğini yücelten yahut kimine göre gölgeleyen bir eğilimi de siyasi inisiyatif alışıdır. 1848 Paris ayaklanmasında aktif rol alan sanatçı, kraliyet askerlerinin karşısına çıkan halka katılır. Olaylar sonucunda Louvre kısmen yağmalanır, kral kaçar, yine cumhuriyet ilan edilir. Adalet adına onu bunu kesenlerin birkaç ay sonra bu sefer kendilerinin giyotine gittiğini gören Böcklin, tabanları yağlar.

Bazı eleştirmenler Böcklin’in resimde yaptığını Wagner’in müzikte yaptığına benzetirler. Karanlık ama capcanlı bir senfoniyi andırır çoğu resmi. Bunda, 8 çocuğunun, o dönemde sık görülüp bugün artık yok olan veya zararsız hale gelmiş bulunan ölümcül hastalıklara yenilmesinin de mutlaka etkisi olmalı.

Zor soruyorum diye kızma Ziya, sorum bir sana değil: Ölüm nasıl karşılanır?

Böcklin’in onurlu bir cevabı var, hem de olağanüstü bir eseriyle. „Keman Çalan Ölümle Portresi“, ressamın çalışırken, arkasında, elinde keman olan bir kurukafayı hissederek irkilmesini işler. Kim bilir, çocuklarının kaybıdır o resmettiği an belki. Bana mı öyle geliyor bilmem ama, sanatçının ifadesine bir sarsılmadan çok farkındalık hakimdir sanki. Eserini şöyle özetler üstat: „Media vita in morte sumus“ – „Yaşamın ortasında ölümle çevriliyiz“.

Frenk çocuklarının pek sevdiği bir oyun var Ziya. „Musical chair“ veya „Reise nach Jerusalem“, bizdeki adı “sandalye kapmaca“. Oyuncu sayısı eksi tabure sayısı eşittir bir, denklemiyle dans ediyorsun. Müzik susunca bir tabureye atıveriyorsun kendini. Ayakta kalan oyundan çıkıyor. Oturan, oyuna devam.

Ensende ölüm keman çalmış mühim değil, çengi. Müzik bitti mi, boş tabure bulamadın mı, o zaman kapat gözlerini, daha önce değil. Oturan, devam.

Lahit Bekçisi Serkayn

28 Mart 2012 Çarşamba

Fevkalade Kusurlu

Elbet toprak olacağım. Kimi sevdiklerim benden önce, kimi benden sonra kavuşacak rahmete. Gönlümün meyvesi, dert ortağım Ziya’yı bile götüremeyeceğim. Iyileri iyilerle tanıştırmaktan usanmamalı gidene dek. Her kapı iki yöne kapı zira.

1972 doğumlu Danimarkalı yönetmen ve senarist Anders Thomas Jensen de sevgili kezdurenlerin ıskalamamasında fayda olan bir değer. İlk filmi olan Seçim Gecesi ile 26 yaşında kısa film oskarı almış, akabinde arı gibi çalışarak yılda ortalama üç filme farklı konumlarda imza atmış. En bilinen filmleri, Çin’de Köpek Yenir, Parıldayan Işıklar ve Adem’in Elmaları. İşte bugünkü gayemiz bu sonuncusunu masaya yatırarak Anders’in parıldayan ışığını kezdurenlerle paylaşmak.

Filmin öyküsü birçok Jensen filminde olduğu gibi iki ana karakter üzerine kurulu. Rahip Ivan rolündeki Mads Mikkelsen, bilindiği üzere halen Danimarka sinemasının parlayan yıldızı. Dikkat buyurun, her ne kadar Casino Royale’da olağanüstü bir kötü adam rolü çaldıysa da inanın bu adamın hayatının rolü bu filmdeki Ivan.

Ivan hayatı Şeytan’la mücadele olarak gören fıttırık bir rahiptir. Kırsalda bir kilisede, hapishaneden çıkan türlü tipleri ağırlayarak rehabilite etme gibi bir görev edinmiştir. Film işte bu tiplerden biri olan yeni misafir Adam’ın bu kiliseye gelmesiyle başlar.

Filmin diğer başkahramanı Adam neonazidir. Kalbi kararmıştır, kötülükten zevk alır. Adam geldiğinde kilisede ayrıca Halit ve Gunnar kalmaktadır. Gunnar kleptoman, alkolik ve tecavüzcüdür. Halit de benzin istasyonu soyan bir Orta Doğu göçmenidir.

Ivan rehabilitasyon kapsamında Adam’dan kendine bir hedef koymasını ister. Adam, dalga geçer, hedefim elmalı turta yapmak, der. Deli Ivan bu hedefi beğenir. Adam’ın kurtuluşu bahçedeki ağacın elmalarıyla Şeytan’a rağmen bu turtayı yapmaktan geçer.

Adam psikopatın önde gidenidir. Odasına girince ilk iş duvardaki haçı indirip yerine Hitler’in resmini asar. Ivan ona okuması için İncil bırakır. Bu arada İncil her kazara yere düştüğünde Eyüp’ün İşleri sayfası açılır. Ve Adam bir gün dayanamayıp okur.

Rivayete gore Tanrı Eyüp peygamberden razıdır. Şeytan gelip, işler iyiyken tabii Eyüp saygıda kusur etmez, deyince Tanrı Eyüp’e bela üstüne bela gönderir. Malını, ailesini, herşeyini elinden alır, hastalık üstüne hastalık verir. Ama Eyüp şükretmeyi bırakmaz.

Filmde, Adam nerden düştüm lan buraya derken, tuhaflıklar başlar. Önce kargaların, sonra elma kurtlarının istilasına uğrayan ağaca günün birinde yıldırım dahi düşer.

Bu arada yakınlardaki bir hastanede Adam Ivan’ın gerçek hikayesini öğrenir. Annesi doğumda ölmüş, babası Ivan’a ve ablasına yıllarca tecavüz etmiştir. Tek oğlu spastik olan Ivan’ın karısı da intihar etmiştir. Ivan bunların hepsini reddeder, oğlu da spastik değildir, ağır grip geçirdiği için biraz durgundur. Adam Ivan’a gerçekleri anlatmaya çalışır, dinlemeyince ağzını burnunu kırar, tekmeler. Akabinde hastaneye götürdüğü Ivan’ın kafasında kocaman bir tümör olduğunu öğrenir. Birkaç hafta ömrü kalmıştır.

Hastaneden çıktıktan sonra Adam gerçekleri bir kez daha Ivan’ın suratına çarpıp onu öldürmek ister. Eyüp’ü örnek vererek, senin hayatını cehenneme çeviren Şeytan değil Tanrı, der. Tanrı senden nefret ediyor, Şeytan’ın umurunda değilsin, der.

Sonra bir gün Adam’ın eski arkadaşları çıkagelir. Neonaziler olay çıkaracakken Ivan araya girer, boğuşmada silah patlar, Ivan kafasından vurulur, hastaneye yatar.

Adam yumuşar, Ivan’a ölmeden elmalı turta yapıp göstermek ister ama kargalardan, kurtlardan ve yıldırımdan elma kalmamıştır. Mı acaba, diyen yönetmen, kleptoman Gunnar’ı çaldığı son elmayla Adam’a gönderir. Adam da son elmayla yaptığı turtayı hastaneye götürür. Bir de bakar ki, Ivan iyileşmiş, kafasına giren kurşun mucizevi şekilde beynindeki tümörü yok edip başka hiçbir şeye zarar vermeden çıkmıştır. Beraber elmalı turtayı yer, arabada how deep is your love, şarkısını mırıldanırlar.

Adem’in Elmaları filmi Jensen’in senarist olarak başyapıtı olabilir. Filmdeki küçük diyaloglar, ayrıntılar, kara mizah, bunların hepsi elbette bir zeka ürünüdür. Filmin ismi dahi Adem Elması olarak anılan, daha çok erkeklerde görülen, gırtlaktaki tiroid çıkıntısına atıfla ince bir mesaj taşır. Efsane der ki, yasak ağacın meyvesi boğazına takılmıştır ilk insanın. En çok bu yüzden kezdurenle paylaşmak istedim ben bu ışığı.

Kusur insanın alamet-i farikasıdır çünkü. Ivan fıttırık da sen mükemmel misin Ziya? Yaşamı, varlığı, manayı çözdüğünden emin, azmi tükenmeyen akranlarımıza selam olsun. Arada sırada bir mola vermeyi, gayretinize aman vermeyi aman ihmal etmeyin.

Asturias Şansölyesi S.

27 Ocak 2011 Perşembe

RÜŞTÜNÜ İSPAT ETMİŞ BİREYDEN RÜŞTÜNÜ İSPAT EDEMEMİŞ TOPLUMA


"esra erol programı özelinde yazılmış bir yazıdır"

Programa katılan “aday”lardan en çok ilgimizi çeken 20li yaşlarda olanlar. Çoğu çok genç olmasına rağmen evlenip ayrılmış ve ekserisi de çocuklu. Bundan sonra yapacağı evlilikte hatalarını tekrarlamayacağını, geçmişine sünger çekeceğini söylüyorlar. Geçmişine sünger çekerken, önceki evliliğinden olan çocuk da gürültüye gidiyor; çünkü yeni yaşam projesinde bu çocuğa pek yer yok; “velayeti karşı tarafta”, “çocuğa ablam bakıyor”, “çocuğa karşı tarafın annesi bakıyor”…

Deneyim kazandığını, yaşı genç olmasına rağmen olgun olduğunu söyleyen 20li yaşlardaki bu gençler çok ilginç bir şekilde fotokopi sözler sarfediyorlar. Hayatta en çok önem verdikleri kavramın “aile” olduğunu, evleneceği insanın da “aile”sine uygun, “iyi aile evladı” vb. olması gerektiğini vurguluyorlar. Öznel değerlerinden, iş dışında kalan vaktinde neler yaptığından, neyin onu mutlu; neyin rahatsız ettiğinden bahsetmek yerine bir “aile” bahsidir gidiyor ki sanırsınız evlenecek olan kendi değil “aile”si. Çoğu, “nasıl biriyle evlenmek istersiniz?” sorusuna ailesinin onaylayacağı ya da ailesinin önereceği biriyle diye cevap veriyor. Bu gençler, -boşanmış olanları dahil- aileleriyle aynı hanede yaşamaya devam ediyor, ekonomik olarak da ya kısmen ya da tamamen ailelerine bağımlılar. Evlilik gerçekleştiğinde de bu düzen ya tamamen ya da kısmen devam ediyor.

Motor gelişimini tamamlamış olsa da adım atmak için özgüven ve motivasyon eksikliği nedeniyle annesinin yüzüne bakıp, annesinin başını sallamasıyla onay almaya gereksinim duyan küçükle; evlilik kararı için annesinin başını sallayarak onaylamasına ihtiyaç duyan “rüştünü ispatlamış” “birey” arasında bir fark göremiyoruz. Bu arada evlilik kararı için annesinin başını sallayarak onayına ihtiyaç duyan yalnızca genç “birey” değil. Sunucunun da en büyük derdi, yaptığı işin toplum nazarındaki meşruiyet derecesi. Gayri meşru bir muhabbet tellallığından meşru bir yuva kurucuya geçmek, “aile” büyüklerinin dualarıyla, Allah rızasıyla, hatta Allahın emri peygamberin kavliyle mümkün. Bu meşruiyetin sağlanması için ihtiyaç duyulan en başat şey anne-baba ya da büyüklerin onayı. Anne-babadan gelecek telefonla ağzı kulaklarına varan zavallı sunucu bir anda müptezel bir muhabbet tellallından âli bir yuva kurucuya dönüşüyor. Beklenen meşruiyet vesikası “aile” ile yapılmış bir telefon bağlantısının “alo” tonu. Telefonda “aile” büyüğü yorum yapmıyor; karar veriyor ya da en iyi ihtimalle “kendisine bırakıyorum” diyor ve alt metninde “olmaz” yazan mesajı çakıyor. İşin ilginç tarafı da “aile” ile ilgili takıntının sadece 20li yaşlarını süren genç “birey”lerde değil orta yaş ve hatta orta yaş üstü “birey”lerde dahi devam ediyor olması.

Bu arada sunucu kızın görünümü, kostümü -bütünüyle sunumu- yaptığı işle müsemma bir mahiyette: frapan ve dekolte. Bu görüntü de aradığı meşruiyet referansıyla tezat kuran bir görüntü aslında. Faziletsiz bir iş olan muhabbet tellallığını anne-babanın telefonuyla bertaraf ederek muteber konuma yükselen zavallı sunucunun meşruiyet kazanmakta başvurduğu –“aile”den ve “aile”nin hayır dualarından başka- üç önemli kategori daha mevcut: toplum-kesiti seyirci, stüdyoda hazır bulunan bir ilişki ve aile terapisti ve tabii bir avukat. Ailenin onayı alınırsa sunucu stüdyoya dönüyor -bu iş olur mu olmaz mı- diye seyirciye soruyor, sonra terapist/biliminsanı, kişilik ve ilişkinin derinlemesine analizini yapıyor, avukatın da uzman görüşü alınıyor ve en ufak bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde kutsal yuva kurulma evresine kadar geliyor. Her 3’ünden 2’sinin boşanma ile sonuçlandığı kutsal “evlilik” kurumunun, boşanma ile sonuçlanmayanı ise, ruhsal ve fiziksel şiddetin, ensest/istismarın, kadın ve çocuğun maddi/manevi sömürüsünün yeniden üretildiği bir sürece dönüşüyor.
Sunucunun programı kapatma cümlesi de manidar: “Allaha emanet olun”

ZEYNEP YENİGÜL

9 Ocak 2011 Pazar

Baskasinin Karisi

Klasiklerden okumadiginiz eserler varsa aman bunu sagda solda agzinizdan kacirmayin der babam. Balzac okumadiginizi duymasinlar, mahcup olursunuz! Olgunlugun bir tanimi buyuklere artan oranda hak vermekse, olgunlasiyoruz.

Iyi de klasik deyince, ne giriyor icine, eskiden yazilanin hepsi klasik mi oluyor? Iste Ziya, bu sorunun cevabini bugun bir nebze vermeye calisacagiz.

Fyodor Mihaylovic Dostoyevski Moskova'nin insanliga hediye ettigi en buyuk deger olabilir. Yirmili yaslarinda yazdiklariyla toplumun karsisina cikan, ancak ilk eserleri ile umdugunu bulamayan yazar bir gun siyasi sebeplerle hapse duser, daha dev olmamisken kursuna dizilmeye mahkum olur. Sansina, veya sansimiza diyelim, cezasi Sibirya'da surgune cevrilir. Sayili gun dedigin gecermis. Donunce yine yazmaya baslayan Dostoyevski'nin eserleri giderek kitleleri buyuler. Ornek insan degildir, kumar tutkunudur falan ama yazma sanatindaki ustaligi o kadar saygi uyandirir ki, cenazesinde o tarihe gore muazzam sayida insan, 30 bin kisi tabutunun arkasindan yurur.

Ben Suc ve Ceza'yi okumaya calistim, okuyamadim. Belki cevirisi cok kotu oldugu icin. Dostoyevski'ye kusmeyeyim deyip sonra Karamazof Kardesler'i aldim elime. Cok begendim. Yani yabanci yazarlar hakkindaki hukumlerimiz onemli oranda cevirmen kalitesiyle ilintili olabilir. Lutfen atlamayalim bunu ve yabanci yazarlarin mumkunse en az iki eserine firsat taniyalim. Bu vesileyle ben ibreyi, az okunduguna inandigim, Dostoyevski'nin ilk, yani basarisiz bilindigi, surgun oncesi doneminden bir oykuye cevirmek isterim.

Baskasinin Karisi adli bu oykunun beni hayretler icinde birakan yani su: Bu kadar hizli ilerleyen bir cagda, doyumsuzlugun tavan yaptigi, hic bir seyin bizi kesmedigi bir duzenekte, nasil olur da 1848'de yazilan bir oyku bu kadar komik gelebilir, her satiriyla beni puskurtebilir? Bu tuketim hizi nasil olur da bazi eserleri iskalar, sorusunun cevabi iste: Klasik...

Kiskancligin insani ne hale dusurebilecegini isleyen bu eser aslinda iki bolumden olusur. Ikinci kisim "Yatagin altinda bir koca" diye de anilir. Oykumuz, sokakta iki yabanci arasinda bodoslamadan baslayan bir diyalogla acilir. Orta yasli olan genc olanindan bir konuda bir ricada bulunacaktir:

- Elimden gelirse... Eee, ne istiyorsunuz?
- Siz, belki de para istedigimi saniyorsunuz.
- Aman efendim, rica ederim...
- Hayir, sizi rahatsiz ettigimi biliyorum. Bagislayin, n'olur. Kendimden nefret ediyorum; beni bunalimli bir ruh durumunda gordugunuzu varsayin; hatta delice bir ruh durumunda... Bundan, kotu bir sonuc cikarmayin...
- Ama biz asil konuya gelelim... asil konuya!
- A! Demek oyle! Bu denli genc bir adam olan siz, sanki saskin bir cocukmusum gibi bana asil konuyu animsatiyorsunuz! Ben aklimi butun butun kacirdim! Dogru soyleyin, beni bu duskun durumumla nasil buluyorsunuz?

Isin ozeti, Ivan Andreyic karisinin onu aldattigindan supheleniyordur. Bu suphe icini kemirmektedir, ancak kiskancligindan utandigi icin, takibinde oldugu kadinin bir baskasinin "surada, Voznesenski Köprüsü'nde bekleyen arkadasi"nin karisi oldugunu soyler. Suc ustu yapmakta yabancidan yardim istiyordur gorunuste. Esasen, icinde kopan firtinalari birine acmalidir.

Ikinci bolumde kiskanc koca Ivan Andreyic karisini basacagina inandigi bir baska mekanda dairenin birine daliverir. Yabanci bir kadinin yatakodasina girdigini fark ettigi sirada kadinin epeyce yasli kocasi da odaya girmek uzeredir. Ani bir kararla kendini yatagin altina atan Ivan Andreyic bir de bakar ki yatagin altinda yalniz degil. Kadinin asigiyla aralarinda yine bir parodi baslar, yasli kocanin agir isiten kulaklarindan cesaretle:

- Beyefendi, biraz oteye cekilseniz ne olur sanki!
- Iyi ki soylediniz! Nereye gideyim sanki? Yer yok ki!
- Amma da acimasizsiniz! Buraya sigisamiyorum. Boyle acikli bir duruma ilk kez dusuyorum.
- Ben de boyle sizin gibi biriyle ilk kez yan yana bulunuyorum.
- Ama, delikanli...
- Susun!
- Susayim mi? Cok kaba davraniyorsunuz delikanli... Sanirim siz cok gencsiniz; ben sizden daha yasliyim.
- Susun!
- Beyefendi, kendinizi yitirmeyin! Kiminle konustugunuzu bilmiyorsunuz siz!
- Karyola altinda yatan bir adamla.

Sohbet devam edip giderken kadinin minnacik kopegi yabancilarin kokusunu alip yatagin altina dogru hirlar. Ivan Andreyic de sinir krizine girerek kopegi bogar ve tabii akabinde ortaya cikmak zorunda kalir. Bereket, yasli adam hosgoruludur, Ivan Andreyic'i birakir. Kiskanc koca evine dondugunde karisini orda bulur, olu kopegi de yanlislikla cebinde eve getirmistir. Dostoyevski ruhen cokmekte olan adami orada birakip oykuyu soyle tamamlar: Kabul edin ki, kiskanclik bagislanmaz bir kusur, hatta bir beladir.

Simdi Ziya, iki asir oncesinin algilariyla yazilan bu eseri sirtlanin biri bugun tiyatroya uygulasa, Ivan Andreyic rolunde talihi kor bir vatandas sahne alsa, oykunun basindaki genci bir kemik torbasi, yatagin altindaki asigi da bir zeytin canlandirsa, senle ben oyunun sonunda hem aglar hem gule hem alkislariz ya ayakta. Iste klasik, o demek. Turnusolun bu olsun.

Paul de Kock

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Basarisiz Sairimiz

Cumhuriyet tarihinin layigini bulamamis enteresan kisiliklerinden biri, 1931 yilinda "S.O.S." adli bir siir kitabi cikaran Ercument Behzat Lav beyefendidir. Nazim Hikmet'in kismetsizidir bir bakima. Gonul mezarina cicek konulmayan aydinlardandir. Siyasi kampa girmezsen boyle olur iste. Dadaist'e, Gercekustucu'ye verecek kizi yoktur nitekim bu topraklarin.

Toplum, sevdigi ustadi bagrina basar. Geri kalani Kezduren basar bagrina. Iste Turk siirinde ironizmin ilk temsilcisi olarak anilan ve bu satirlarda kucaklama curetini gosterdigimiz Lav'in yasam macerasi Istanbul'da 1903'te baslayip 1984'te sona erer. Toplumsal sairdir, serbest olcuyu de Nazim'dan once uygulamistir Lav. Ama Turk siiri elestirmenlerinin uvey evladidir.

Lav'in sevilmemesinin bir nedeni (Nazim'dan farki) ideolojik angajmaninin olmamasidir. Adaletsizlige sitem eder, ilericidir, biraz da nihilisttir, ancak bu devrimsel ozelliklerine politikayi eklemedigi icin ayni devirde proleteryayi siire sokan Nazim'in golgesinde kalir, "yuzeysel" bulunur. Sagci da degilsin, solcu da degilsin, kafana gore yaz baba yaz, oldu mu!

Daha buyuk bir kusuru da vardir: Osmanli'ya kufredip yeni ifade tarziyla cagdas gorusler ileri surmesi sebebiyle yer yer Kemalist addedilir. Oguz Atay icin kullanilan "Kemalizm'in delisi" ifadesi siirde Lav icin sikca kullanilir. Menemen'in ukdesi de etkili olmus olabilir bu kinde. Karagoz oyunlarini yeni zihniyetle kaleme almasi, ornegin disi agriyinca Hoca'ya giden Karagoz'u Hacivat'a piyeste azarlatmasi da gerekce olmus olabilir.

Elestirmenlere gore elitizmi abartmistir, dunya meselelerine falan kafa yorar Lav. Hele hele Afrika halklarinin emperyalist guclerce somurulmesini siirine konu etmesi ne tuhaf bir istir oyle... Sen kalk kendi toplumunu birak, Afrika'nin yamyamlarinin acilarini isle! Bak simdi su siire bak:

INCIL VE TOPRAK

Siz beyazlar dogdugunuzda
Bir Incil'iniz vardi yalniz
Bizimse topragimiz
Simdi bizim Incil'imiz var
Sizinse topraginiz!..

Lav, aydinlanmaci cumhuriyet ruhunun iftihar etmesi gereken bir aydindir. Turkiye'de radyoculugu baslatan ekip icinde yer alir. Sebepsiz degil hani: Sairliginin disinda okullu bir aktordur. Berlin'de tiyatro egitimi almis, Darulbedayi'de aktorluge adim atmistir. Yesilcam'in ilk opusme sahnesinde Muhsin Ertugrul'un "Bir Millet Uyaniyor"da te 1932 yilinda Emel Riza ile opusmustur (1932). En cok hatirlandigi film, ayni yonetmenin "Karim Beni Aldatirsa" filmindeki Orhan roludur. Filmin senaristi de Nazim bu arada.

Sinema macerasindan ziyade Turk tiyatrosuna verdigi emeklerle hatirlanan Lav, Cuneyt Gokcer'i kesfeden kisi olabilir. Orhan Veli'ye de oyunlarinda rol vermistir. 1950 yilinda Istanbul Konservatuvari'nda tiyatro ve bale bolumlerini kurmadan evvel kendisi Kezduren'in ebedi konuklarindan Cahide Sonku'nun karsisinda ve Muhsin Ertugrul yonetiminde bircok oyunda sahne almistir. Tiyatro yeteneginin takdir edildigi Almanya'dan konferans verme davetleri almis ancak siyasi nedenlerle pasaport verilmeyince oturmustur oturdugu yerde. Robespierre'i oynayacagi Danton oyunu da yasaklandigi icin sahne alamaz mesela. Ideolojisi siyasilerce sakincali bulunmakla birlikte yeterince politically incorrect bulunmuyor ki basarisiz sair adlediliyor.

Kezduren, toplumun bagrina bastigi evlatlari hor gorecek gonle sahip degil elbet. Orhan Veli de, Nazim da, Sait Faik de bizim goz bebegimiz. Onlarin kiymetini dusurmekten, hasa, istigfar ederiz. Ancak basarisiz sairlerimizi bagrimiza basmayi da seref addederiz. Basarisiz da olsa bizimdir cunku...

Sergei Cukka

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kardeslerime Dokanma

Ecnebiler "portmanto" der, iki kelime birlestirilerek uydurulmus isimler vardir. Brunch gibi, smog gibi. Iste adi bu suretle uydurulmus bir ulkede bir corba icemeden olecegiz muhtemelen: Tanzanya'da mesela.

Tanzanya, hakkinda cok sey bilinip de bilinmiyor sanilan, "aa, o o muydu!" nidasiyla karsilanan ulkelerden biridir. Ulkenin kara bolumunu olusturan Tanganika ile Zengibar takim adalarinin ismi kaynasarak Tanzanya'ya can vermistir. Zencilerin sahili anlamina gelen, orjinal Farsca adiyla Zangi Bar, ecnebilerin tabiriyle Zanzibar, Siraz kokenli Iran'li gocmenlerce kurulup, zamaninin en buyuk kole pazarlarindan biri olmustur. Axl Rose'un, ardindan "Hayatta daha buyuk bir ogretmenim olmadi" dedigi Freddie Mercury Zanzibar dogumludur ve ozgun adi Faruk'tur. Ada %99 Musluman oldugu halde Faruk'un kendisi Zerdust'tur koken olarak. Sonradan neye inandi bilemem.

Biliyorsunuz, ilk insanlar zenciydi. Hatta bazi teorilere gore dunyanin yerlileri zencidir. Bu yaklasima gore Sari Irk Mars'tan, Beyaz Adam da Alfa Santori'den gelmistir. Iste Tanzanya'da bulunan fosiller en az iki milyon yilliktir. Uzaydan gelenler fikrine sempati duyan biliminsanlari Afrika'nin dogusundaki Misir-Tanzanya hattinin, batida Meksika'nin doguda da Cin'in Pasifik okyanusu kiyilari arasinda yer alan kara dunyasinin cografi olarak ortasinda yer aldigina dikkat cekmeyi de ihmal etmezler.

Tanzanya siyaseten gelenin vurdugu, gidenin caktigi topraklara yayilir. Persler, Araplar, Portekizliler, Almanlar, Ingilizler ve Belcikalilar, zamaninda Ibn-i Batuta'nin hic de cagdisi olmadigini yazdigi Svahili medeniyetini duzlemislerdir maalesef. Somurgecilerin biraktigi toplumsal enkaza bakan, Tanzanya'da nasil bir denge oldugunu algilamakta gucluk cekebilir. Sinirlari icerisinde 126 etnik grubu barindiran Tanzanya'nin resmi dili nedir, bilmenize imkan yok. Nitekim oyle bir sey de yok.

Yanlis okumadiniz, Tanzanya'nin resmi dili yok, herkes bildigini okuyor. Bu da tabii, Tanzanya'yi somurgeci ulke dilini kullanmayan ender Afrika ulkelerinden biri yapiyor. Peki gitmeden hangi dili ogrensek de adamlarla iletisim kurma sansimiz yuksek olsa, derseniz cevap Svahili'dir. Svahili, Arapca'da "sahildekiler" anlamindaki "sevahil"den turemistir. Svahili'de bircok kelime Arapca'ya oykunerek "-i" takisiyla biter. Habari? (N'aber?), rafiki (arkadas), daktari (doktor), safari (yolculuk) kelimelerindeki gibi. Yani bizim Salih gitse pek zorlanmadan cat pat anlasir. Bir Freddie ile benzerlikten dolayi zorlanabilir, adamlar duyduguma gore "bize ters" diye aniyorlarmis koskoca sanatciyi. Ne var "Ben bir kaltagim" demisse?

Efendim, niye Tanzanya, mi buyurdunuz? Bugun Afrika'nin en hasmetli tabiat alanlari, handiyse bastan basa bir dogal park olan Tanzanya'da degil mi? Serengeti diyorum, Klimanjaro diyorum, Ngrongoro Krateri, Victoria Golu, hadi onu gec, Tanganika Golu, Kalambo Caglayanlari, Gombe Ulusal Parki, yani hangi birini sayayim, hepsi birbirinden ender guzellikler. Insanoglu bir gun akillanip bir temsilci heyeti ile tabiat anadan usturuplu bir bicimde ozur dilemek istese bu topraklar o is icin bicilmis kaftandir.

Serengeti Milli Parki, Afrika'nin en cok aslan bulunan bolgesidir, siyah gergedanin da anavatanidir. 1,5 milyon Afrika Antilopu ve 250 bin Zebra her yil bu savanada goc eder. Gelmis gecmis en unlu doga belgeseli buyuk ihtimalle "Serengeti Olmesin"dir. Gombe Parki desen, ha keza meshur Dr. Jane Goodall'in yarim yuzyildir sempanzelerin davranislarini inceledigi yerdir. Dr. Goodall sempanzelerin kisiligi oldugu teziyle bilim dunyasini hayret ettirmistir. Once bizden daha munis oldugunu sandigi sempanzelerin duruma gore ne kadar acimasiz oldugunu gorunce kendi de hayret etmistir.

5900 m. yukseklikteki Klimanjaro sadece Afrika'nin en yuksek dagi degil, mustakil daglar icinde de dunyanin bir numarasidir. Afrika'nin en derin golu Tanganika da benzersiz bir balik cennetidir. Tanzanya'nin bu muazzam tabiat degerleri dunya sanatina ilham da vermistir. Hemingway'in yazdigi Klimanjaro'nun Karlari'nda Peck ve Gardner oynamis, John Huston'in Afrika Kralicesi'nde de Bogart ve Hepburn rol almistir. Bogart'in Oskar aldigi tek filmdir. Bazi sahneler de Turkiye'de, Dalyan'da cekilmis. Haydaaaa...

Acik havada Klimanjaro'nun zirvesinden onbinlerce kilometrekarelik bir alani ciplak gozle gorebilmek mumkun diyorlar Ziya bey. Ne kadar cok yasam bitiyor o duzluklerde, ne cogu da basliyor o vesileyle kasla goz arasinda! Kendini bu dunyanin agasi sanan insanoglunun su kibrini atmak icin dunyanin zirvesine cikmasi sart m'ola? Leopar istirsin kaba etlerimizden e mi!

Abdusselam Marsi

13 Ağustos 2010 Cuma

Imtiyazsiz Alacakli

Bir kere yuz yuze gorusme firsatim oldu onunla, Ankara'da ofisinde ziyaret etmistim, 10-15 sene evvel. Ekonomik anlamda iflas etmis, yahut belki de hic var olmamis bazi yoreleri kalkindirma projelerini kisaca anlatmisti ki Koytur bunlardan biri idi. Bir koyu arici, oburunu halici yapip ayaga kaldiriyorlardi ulkenin dort bir yaninda. Yerde bir hali vardi ofisinde. Onu gostermisti, gozleri dolu dolu, ayaga kaldirdiklari bir koyun eseri olarak. Ayagimi cekiverdim ustunden, basmaya utandim gibi bir sey diyelim.

1957 yilinda Tarsus Amerikan Koleji'nden mezun olup, 1961'de Robert Kolej (o donemin Bogazici Universitesi) Kimya Muhendisligi bolumunu bitiren Altan Zeki Unver yuksek lisans egitimini Texas Universitesi'nde Ekonomi ve Kimya Muhendisligi bolumlerinde tamamlar. 3,632,656 no'lu ABD patentinin sahibi olur, genc yasta basarili bir kariyere adim atmistir, ama kalbinin sesini dinleyip ulkesine doner ve 1969'da Turkiye Kalkinma Vakfi'ni kurar. Temel hedefleri, koylere aile planlamasini getirmek, koyleri ekonomik olarak verimli uretim yerleri haline getirerek kalkindirmak ve Dunya Bankasi / BM isbirligiyle butun bu ayaga kaldirma surecine fon bulmaktir.

Basindan beri tutkusu da budur zaten. Robert'te Turkiye Calisma Kamplarini Tesvik Dernegi'ni kurar. Bu dernekteki arkadaslariyla 1959-64 yillarinda Kayseri'den Antep'e, Kars'tan Tekirdag'a bircok sehrin kirsalinda okul, yol, kanalizasyon, vs. insaatlari gonullu gerceklestirir. Projeler icin dort bir yanda destek arar ve bulurlar: Misal, Karayollari'ndan kamyon koparilir, ODTU'den mimari plan, Milli Egitim'den para, Orman Bakanligi kalas verir, sagdan sut, soldan cimento, ne lazimsa iste yaratirlar. Bu surecin kilit unsurlarindan biri de kentsoyluyu koyluyle tanistirmaktir.

Amerika donusu Tarsus Amerikan Koleji'nde ogretmenlik yaptigi donemde Sosyal Hizmetler Klubu'nu kurar. Tarsus'un koylerine mobil kutuphane ve saglik hizmetleri goturulur, aile planlamasi egitimleri verilir, yuva yasindaki cocuklarla ilgilenilir. Koylulere fakirligin, geri kalmisligin kader olmadigi gosterilir. Pilic uretimi, aricilik ve sut urunlerine yonelik egitimler verilir, cevre isadamlarindan fon yaratilir. Bu klup calismalari TKV'nin kurulmasina giden yolu acar bir yerde.

TKV ilk solugu Tarsus'un dag koylerinde alir. Adiyaman, Gumushane, Siirt, Van, Sinop, Eskisehir, Kayseri, Sirnak, Ordu, Bolu ve daha nice sehirlerin kirsal alanlari TKV projelerinden faydalanir. Projelerin en buyugu Koytur bir donem pilic uretiminde Turkiye'nin bir numarasi olur, Lades markasiyla o donemde gonullerde de yer eder. Ilerleyen yillar Koytur'u de TKV'ni da bitirir, gercek olamayacak kadar guzel olan her macera gibi bu maceranin da sonuna gelinir. 2003'te iflas eden Koytur herhalde 2005 yilinda yasama gozlerini kapayan Altan Unver'in de en buyuk yarasi olsa gerek.

Isin acisi Ziya, halk adina hareket edenlere sorsan yerden yere vururlar bu isleri. Bu dunya boyledir iste. Adam gencliginin baharinda, tasi siksa suyunu cikaracakken, dunyanin en iyi sirketlerinde ise girebilecekken bos verip koylunun kapisini calar, kanalizasyon borusu doser, kahvede oturan koyluyu arici yapar, amma isleri, kurdugu vakif halkcilar tarafindan nasil tanimlanir bil bakalim: "... temel islevi kirsal alanlardaki nufus artisi ve pahaliligin yarattigi hizli proleterlesmenin toplumsal bir patlamaya donusmesini engellemek icin aricilik-tavukculuk, sutculuk gibi kucuk mulkiyete dayali uretim birimleri kurmak, tekelci burjuvaziye yeni pazar olanaklari yaratmak ve propaganda idi".

Iste 50'lerde Amerikan Koleji'nden mezun olup omrunu toz toprak icinde dag koylulerine yasama hakki saglamaya calismakla gecirmeyi boyle andigi icin Sol Turk halki ile asla barisamamistir ve barisamayacaktir da. Isi propaganda, dedigi adam Ankara'da "yalnizlik" icinde olur gider, eski dostlarindan bir Mete Akyol katilir cenazesine. Tekelci burjuvazinin bir isi cikti herhalde.

Evet cok yakindan tanimadim kendisini. Sevabini, gunahini cok iyi bilemem. Ama kisitli bilgimle o gun yanindan ayrildiktan sonra soyle dusunmustum: Bugun bir kahramanla tanistim. Insanimizi somurenlerle bu somuruye isyan etmek disinda bir halt etmeyen kerameti kendinden menkul sozde solculara ayni mesafede, apayri bir deryada, her zaman eli tasin altinda bir abi olarak anmak istiyorum ben Altan Unver'i. Tek basina bir koy enstitusu olarak canlandiriyorum gozumde. Yaniliyorsam da yanilayim, sanki bu ilk.

Rivayete gore Seytan dagin basinda Isa'nin karsisina cikar. Tanri dedigin kadar buyukse atla surdan asagi da kurtarsin bakalim seni gucu yetiyorsa, der. Isa da buna cevaben, cekil Seytan, der ve yoluna devam eder.

Sergei Taylandov